aşıklar

AŞKTA TESADÜFLERE İNANIR MISINIZ?

Hiç düşündünüz mü neden onunla beraber olduğunuzu? Neden başkası değil de o kadın, o erkek diye sordunuz mu? Hayatta karşımıza çıkan her şey bir tesadüften ibaret olsaydı ve hiçbir şeyi öngöremez olsaydık…

Bir film sahnesi gibi kadın ve erkek karşılaşır. Ansızın şimşekler çakar. Zaman durur ve dünyada sadece ikisi kalır. Bu büyü bir dakika, bir gece ya da bir ömür boyu sürebilir. Hiç kuşkusuz her karşılaşmanın özel bir yanı var. Ah! O duygular yok mu? Duygular bizi yönlendirdiği gibi, peri masallarının akışını değiştirir, griyi pembeye, gümüşü altına çevirir. Sakin ve olaysız hayatımız geride kalır. Bulutların üstünde buluruz kendimizi. Sosyolog Jean Claude Kaufmann, insanı kendi kabuğunda yaşamak zorunda olan bir yengece benzetiyor. Kabuğundan tek çıkış yolunun ise kendini sevdiğine teslim etmekten, tek yürek olmaktan geçtiğini söylüyor. Peki, milyonlarca insanın içinden özellikle o kişiyi seçmemizin sebebi ne? Özlem ve Fırat, üç yıldır bir arada çalışmalarına rağmen, o gece birbirlerini ilk kez görmüşçesine nasıl âşık oldular? Melis ve Engin, aradaki yaş ve sosyal statü farkına rağmen nasıl oldu da mutluluğu birbirlerinin kollarında buldu? Tesadüf mü, Eros’un okları mı? Tabii ki değil! Hayatta karşımıza çıkan her şey bir tesadüften ibaret olsaydı ve hiçbir şeyi öngöremez olsaydık çevremizdeki her şey kontrolden çıkardı.

İki kişinin tanışması için en uygun koşulların aynı yerlere gitmek, aynı iş yerinde çalışmak ya da aynı spor merkezine gitmek olduğunu söylemek için sosyolog olmaya gerek yok. Olasılıklar kanunu her şeyde olduğu gibi ilişkiler için de geçerli. Tabii biriyle aynı sosyal çevrede yaşamasanız bile onunla birlikte olma olasılığınız var. Biliminsanlarıysa bir ilişkinin başlamasını biyolojiye dayandırıyor. Kişinin yaydığı görsel, akustik ve hormonal sinyallerin karşı tarafın algısında etki yaratmasıyla “âşık olma” dediğimiz olay gerçekleşir. Aşkta bu kadar mantık aramak ne kadar doğru, tartışılır… Aslında aşkla ilgili gerçekleri aramamız gereken tek yer ruhun derinlikleridir.

Hayatta yaşadıklarımızın bilinçdışımız tarafından yönlendirildiğini ortaya atan ilk kişi Freud’du. Ona göre, “Aradığın aşkı bulmak, aslında onu zaten var olduğu yerden çıkarmaktır; insanoğlunun arzuları bu şekilde işler.” Marcel Proust da, “Önce hayalini kurarız, sonra o kişiyle karşılaşırız” sözleriyle aynı şeyi kastediyor aslında. Çiftlerarası problemlere yönelen ilk psikoterapistlerden olan Jean-Georges Lemaire’e göre romantik ilişkilerde kişilerin geçmişi, enerjileri ve birbirlerini tamamlama özelliklerinin etkisi yadsınamaz. “Aşık olmak birbirini tamamlayan iki kişinin bilinçsizce birbirini bulmasıdır” diyor Lemaire. Karşınıza çıkan kişi sizde bazı duygular uyandırır, çünkü o sizin içinizdeki çocuğa ve en derin benliğinize dokunur. Yazar Isabelle Yhuel beyaz atlı prensin tanımını şöyle yapıyor: “Beyaz atlı prensiniz sizin özelliklerinize dokunan.”

İlkler Unutulmaz

O kişiyi ilk gördüğünüzde, onu sanki daha önceden tanıdığınızı hissedersiniz. Çocukluktan bugüne kadar yaşanan her türlü deneyim, kişinin gelecekteki arayışını şekillendirir. Psikanalist Christian David, hep annesiyle bir arada olan bir çocuğun, gelecekte annesine benzer bir kadın araması kadar doğal bir şey olamayacağını söylüyor. Her insan kendi içinde mükemmel ve biricik kabul ettiği anne sevgisine benzer bir sevginin özlemini çeker. “Kadın ya da erkek, kimisi bu sevgiyi arar, kimisiyse tersini arama yöneliminde olur.” Suzan neden Can’a gönlünü kaptırdı? “Beni en çok etkileyen mutfaktaki becerileriydi. Benim için aşkla hazırladığı yemekleri yemeye bayılıyorum. Ne zaman onun evine gitsem, ortalık mis gibi kokar ve beni hep şımartır. Onun kollarındayken, kendimi güvende hissediyorum” diyor Suzan.

Ayna ayna söyle bana, şu an olmak istediğim kişi miyim?

Jean-Georges Lemaire, günümüzde yaşanan romantik ilişkilerin abartıldığını ve kişilerin hep mükemmeli ve en iyisini aradığını dile getiriyor. İşte bu yüzden ilişkilerde yapılan seçimlerde bilinçsiz bir kendini beğenmişlik havası hâkim oluyor. Başka bir deyişle olduğumuzu düşündüğümüz ya da olmak istediğimiz kişiye benzer sevgililer seçiyoruz ve o kişide hayalini kurduğumuz her şeyin bulunmasını bekliyoruz. Kısacası karşımızda bizim en iyi özelliklerimizi taşıyan bir ayna arıyoruz.

Verda, Latif ile tanıştığında bunun aynısını yapmıştı: “Latif; mükemmel, zengin, kendinden emin ve neşeli bir erkek. Bende olmasını istediğim her şey onda var; güzel bir aile, hep hayalini kurduğum ebeveynler… Bana olan sevgisi sayesinde kendime olan inancım arttı. Ve kendi kendime dedim ki: “Böyle muhteşem bir erkek beni seviyorsa, kendime bu kadar da yüklenmemeliyim.”

Lemaire’e göre idealize etmek aşkın temel taşlarından biri. Her romantik ilişkinin başlangıcında, karşımızdaki kişiyi olduğundan daha mükemmel görürüz. Bu sayede kendimizi tüm endişelerimizden arınmış ve bulutların üstünde hissederiz.  Karşımızdaki kişi ne kadar mükemmelse, biz de kendimizi o kadar mutlu ve güçlü hissederiz. Bu durum aşkın bıçak sırtı bir ruh hali olduğu gerçeğini gözler önüne seriyor. Halk arasında kara sevda olarak bilinen duygunun, iki tarafa da ciddi zararı olabileceğinin altını çizmek gerekiyor. “İnsanlar duygularının kontrolünü kaybetmekten hoşlanmaz” diyor Çift Terapisti Alberto Eiguer ve ekliyor: “Aslında hoşlanmamaları için bir sebep yok, çünkü tutkuların dizginleri ele geçirmesiyle libidoya bağlı olarak yükselen; hayatı, ilişkiyi ve zevki canlı tutan bir dinamik oluşur. Her romantik ilişkide kişiler bir bütün olma eğilimi gösterir. Freud’un da belirttiği gibi aşk sınırları içerisinde, sen-ben ayrımı neredeyse ortadan kalkar ve tek vücut olunur.

Evleneceğim Erkek Babam Gibi Olmalı

Günümüzde evlenmek isteyen kadınlar eş seçerken, kendi ailesinin iyi ve kötü yanlarını da arama kriterleri arasına koyuyor. Eş ya da sevgili olarak seçtiğiniz kişi genellikle anne ya da babanızla ortak özellikler sergiler.

Faik, sarışın, uzun boylu ve renkli gözlülerden hoşlanıyordu. Bununla beraber sarışın sevgilisiyle ayrıldıktan sonra Deniz adında ufak tefek bir esmerle beraber olmaya başladı ve onunla evlenmeyi düşünüyor. Arkadaşları bu durum karşısında şaşkınlıklarını gizleyemedi. Ne var ki Faik’in güzeller güzeli esmer annesini tanıyor olsalardı belki bu kadar şaşırmazlardı. Ve annesinin adının Derya olduğundan da habersizler. Görüldüğü gibi bir isim bile tek başına kişide bilinçdışı bir arzunun tetikleyicisi olmaya yetebiliyor. Bunun tam tersi de söz konusu olabiliyor. Banu, babasının tam zıttı bir karaktere sahip olan gitarist sevgilisi Murat’la büyük aşk yaşarken, aslında kendini ödip kompleksi içeren ilişkiden korumaya çalışıyor.

Bu noktada Banu’nun seçtiği eşin, babasından daha üstün özelliklere sahip olduğu kanısına varmak yüzeysel bir yorum olur. Aslında burada bahsettiğimiz gerçek anlamdaki anne-baba figürü değil; daha çok anne-babamızı kendi bilinçdışımızda nasıl konumlandırdığımızdır. Winnicott, âşıklar diyarını gerçekle hayal arasına yerleştiriyor ve bunun iki nokta arasında bir geçiş olduğunu dile getiriyor. Doğan, evli olan Leyla’ya neden aşık olduğunu açıklayamıyor. Bu durumda ödipyen etkiler ön planda. Buradaki koca figürü, babanın yerini tutmasının yanı sıra Doğan’ın Leyla’yı elde etmek için savaşıp alt etmesi gereken bir engel olarak karşımıza çıkıyor. O aslında Leyla’ya değil, Leyla, kocası ve kendisinden oluşan bu üçlü ilişkiye ilgi duyuyor.   

Yapısalcı düşünürlerden Claude-Levi Strauss, Batılı tarzdaki aşkı, yasakların perçinlediğinin altını çiziyor. Aşkın önündeki yasaklar ve engeller ilişkiyi daha da çekici kılıyor.

Geçmişte Yaşadığım Her Şeyi Bana Unutturacak 

Araştırmacı, geçmişte yaşadıklarımı unutturacak diye düşünmenin ilişkiye başlarken kişilerin düştüğü ilk yanılgı olduğunu belirtiyor, çünkü daha yeni tanıdığımız bir kişinin bizi iyileştirmesini beklemek bir paradokstan başka bir şey değil. Aslına bakarsanız, insanlar hep elde edemeyecekleri şeyleri arzularlar: Geçmişte tattığımız zevkleri yeniden hissetmeyi ve yeni gelen kişinin eski yaralarımızı sarmasını bekleriz. Ancak bu karşımızdaki tarafından tamamlanma ve iyileştirilme beklentisi ilişkinin başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep olabilir.

Örnek vermek gerekirse,  Burak kendinden 16 yaş büyük olan Mine’yi seviyor. Bu ilişkide Burak yeteri kadar olgun olmayan babasından göremediği korumacı ve otoriter tavrı arıyor. Doğal olarak arkadaşları neden Mine’yle beraber olduğunu anlayamamakta ve onu bu “üvey annenin” pençelerinden kurtarmaya çalışıyorlar.  Otoriter ve sert bir karaktere sahip olan Can ile Jülide’nin ilişkisine baktığımızda  Jülide’nin ailesinde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Kocasının şiddetine maruz kalan annesinin bir kez bile şikâyet etmeksizin sessizce ağlamalarına şahit olduğunu görüyoruz. Bu şekilde Jülide sado-mazoşist bir ilişki modeli benimsiyor. O da sevgi yoksunu bir eş seçerek kendisini annesiyle özdeşleştiriyor ve onun acısına ortak oluyor.

Anahtar Geçmişinizde Saklı

İlişki Terapisti Chantal Diamante, ikili ilişkilerde nesilden nesle taşınan bazı ortak noktaların önemine dikkat çekiyor. “Bir erkeğe ilgi duyduğumuzda, onun şeceresini sorgulamak ilk anda aklımıza gelmez. Nitekim onda bizi çeken şey onunla benzer geçmişe ve aile sırlarına sahip olmamız olabilir. Yeni bir ilişkiye başlarken, aklımızdan “işte bu kez geçmişime de ortak olacak birini buldum” diye geçiririz.  Gizem ve Ahmet, ilişkiye başladıktan kısa bir süre sonra ikisinin de büyük dedelerinin kendi babalarını tanımadıklarını keşfederler. İkisi de geçmişinde eksiklik ve utanç kaynağı olan bir sayfa taşıyordur. Aslında onları sevgiyle birbirine bağlayan olayın bu aile sırrı olduğunu görüyoruz. Bu yüzden kısır olmamalarına rağmen çocuk sahibi olmak istemiyorlar, çünkü doğacak çocuklarının gayrimeşru bir nesilden gelmesini ve bu damgayı yemesini uygun bulmuyorlar.

Hasta-Doktor Fantezisi

Her aşk ilişkisinin temelinde gizli bir hasta-doktor ya da güçlü-güçsüz fantezisi yatar. Bu tür bir ilişkide sevgi bağımlılığı kaynaklı bir depresyonla karşı karşıya kalabiliriz. Böyle bir durumda kişi kendisiyle benzer zorluklarla karşılaşmış ama ondan daha güçsüz, daha problemli birini seçer. Bu sayede kendi açıklarını gizler, çünkü karşısındaki kişi tüm sıkıntıları kendinde toplamıştır. Lale, içinde bulunduğu depresyondan kaçmak için daha depresif ve hatta dokuz senedir eroin bağımlısı olan Ali ile büyük bir aşk yaşamakta. Bu şekilde Lale, Ali’yi iyileştirmenin verdiği narsist duygular sayesinde kendini daha güçlü hissediyor.

Her Şey Zamanlama Meselesi

Bir ilişkiye başladığınızda sadece iki kişi olduğunuzu mu zannediyorsunuz? Aslında siz, anneniz, babanız, o, onun annesi ve babası derken en az altı kişisiniz. Aileleriniz de bu ilişkinin bir parçasıdır. Hatta bunun yanı sıra anaokulundaki ilk aşkınızdan lisedeki platonik aşkınıza geçmişten bugüne yaşadığınız her şeyi beraberinizde taşırsınız. Bu yüzden küçük bir kıvılcımı uzun süreli bir aşka dönüştürmek çok zordur. Bir de buna zamanlama eklenince daha da zorlaşır her şey. Bir buluşmayı herhangi bir sebepten dolayı kaçırabiliriz. O kişi doğru insan olsa da zamanlama doğru olmayabilir.

Kimi zaman işimize o kadar odaklanırız ki etrafımıza bakmayız bile. Ne kadar kendimizi bir ilişkiye hazır hissetsek de profesyonel hayatın her şeyin önüne geçmesine izin veririz. Kalbimizde bize acı veren sorunlu ilişkilerin izleri biz nereye gitsek yanımızda gelse de filmlerdeki klişelerin umudunu hep içimizde taşırız.

Véronique Nahoum-Grappe bu rüyadan uyanmayı çok küçük bir şeyin bile tetikleyebileceğini söylüyor ve “dişin arasına kaçmış maydanozun” büyüyü bir çırpıda bozabileceğini ve o anda hayatınızın aşkını kaçırabileceğinizi belirtiyor.

Farklılıkların Birlikteliği

Romantik ilişkilerde çiftler arasında kültür, din, milliyet farkının ne gibi sonuçları olabilir?

Evlilik Terapisti Marie-Claire Tico kaleme aldığı “Farklı Kültürlere Sahip Çiftler” adlı kitabında bu duruma çeşitli açılardan açıklamalar getiriyor.

Sosyolojik açıdan; farklı ırk, sosyal çevre, din vb. gibi özelliklere sahip kişilerin birlikte olması homogamiye yani aynı ırk, din ve sınıftan evliliklere aykırı bir durum yaratıyor. Çünkü bu tip ilişkilerde boşanma oranı daha yüksek.

Psikolojik açıdansa, bambaşka bir ortamdan bir eş seçmek kişiyi ödipyen etkilerden koruyor. Böyle ilişkilerde eşle anne-baba arasında herhangi bir bağ kurmak neredeyse imkânsız. Çiftler bu şekilde kendilerini mahkûm hissettikleri ailelerinden kopma şansı bulur ve araya mesafeler sokarak ailelerinden uzaklaşırlar. Bir yabancıyla ilişkiye başlamak bir anlamda eşi benzeri olmayan bir hayata adım atmak anlamına geliyor, çünkü bu tarz bir ilişkiyle klasik çift anlayışının dışına çıkmış olunur.

Batılı ülkelerde kadın ve erkeğin toplumdaki rolleri genelde kesin çizgilerle ayrılmazken, diğer ülkelerde cinsel kimlik toplumsal hayatta daha belirgin olarak karşımıza çıkabiliyor. Çiftler arasındaki farklılıklar ise bir anlamda iki taraf için kendilerine ait bir alan oluşturmalarını sağlıyor.

Etiketler:
Önceki Yazılar

PLASEBO YENİ BİR TEDAVİ YÖNTEMİ Mİ?

Sonraki Yazılar

YAS: VAR MI BU ACININ İLACI?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir