asik-olma-sureci-nasil-gerceklesiyor (2)

AŞIK OLMA SÜRECİ NASIL GERÇEKLEŞİYOR?

 

 

Âşık olmak nedir sorusunu Psikiyatr ve Psikanalist Patrick Lambouley şu şekilde cevaplıyor; “Savunmayı düşürmek, kendiyle ilgilenmeyi bırakmak ve karşımızdaki kişinin iç dünyamızın merkezi olmasını kabul etmek.”

Antik Yunanlılara göre aşk, “Tanrıların çılgınlığı” olarak tanımlanırdı. Batı psikologlar aşkı “duygusal birlik” olarak tanımlıyor. Muhtemelen aşk herkes için farklı tanımlar ve anlamlardan oluşuyordur.

Peki âşık olmak nasıl bir şey? Ve âşık olma süreci nasıl gerçekleşiyor? Çift ve Aile Danışmanı Psikolog Nazlı Kocabaşa cevaplıyor.

Aşka dönüşecek bir karşılaşmada neler yaşanır?

Yıllar yılı insanlar âşık olmak sadece kalbin işiymiş gibi düşündüler; oysaki bu süreçte asıl görev beynimizdedir. Yapılan araştırmalar kişinin âşık olma sürecinin biyokimyasal yönlerinin olduğunu gösteriyor. Öncelikle dopamin, adrenalin ve noradrenalin hormonları salgılanmaya başlar. Dopamin ile coşku ve sevinç artıyor, adrenalin ve noradrenalin de vücut tepkilerini ayarlıyor. Bu sebeple kişinin elleri titriyor, gözbebekleri büyüyor, kalbi hızlı çarpıyor ve bu belirtilerle aşk başlıyor. Aşkın başlamasıyla beynimiz mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonini daha çok salgılıyor. Kişi kendini çok daha keyifli hissetmeye, hayata daha pozitif bakmaya başlıyor. Aşk sırasında salgılanan tüm bu hormonlar aynı zamanda kişiyi güzelleştiriyor da, ciltleri normalden daha parlaklaşıyor. Böylece enerjileri oldukça yükseliyor.

Kişinin merkezinin âşık olunan kişiye kaydığı söylenebilir mi?

İlk başlarda, evet. Beynin salgıladığı hormonların da etkisiyle kişi her anını onunla geçirmek ister, başka bir şey yaparken bile aklında o vardır. Ama bu durumun zamanla azalması beklenir. Hayatımızda birçok alan var: Aile, okul/iş, arkadaşlar, hobiler vb. Âşık olduğumuz kişiyle yaşadığımız ilişki de bu alanlardan birisidir. Diğer bütün alanları silip sadece kendine ilişki alanını bırakan kişi hem kendisi hem de hayatındaki kişi adına yanlış bir yol tercih eder, çünkü bu ilişkilerini çok yıpratacak bir şey olacaktır. Eğer aile üyelerinden, arkadaşlarımızdan, işteki başarılarımızdan alacağımız enerjinin tümünü hayatımızdaki kişiden almayı beklersek, hem biz hayal kırıklığına uğramış oluruz hem de o kişinin sırtına çok yük biner ve yorulur. İlişkiniz başlayalı iki-üç ay oldu ve sizin hala tüm odağınız bu ilişkiyse, bu durumu değiştirmeye çalışmanızı öneririm.

Karşılık alamama korkusu aşktan kaçmayı bir seçenek yapar mı?

Karşılık alamama, karşılık alsa da ilerleyen zamanlarda işlerin yolunda gitmeyebileceği ve hayal kırıklığı yaşama korkusu kişinin âşık olmaktan kaçmasına sebep olabilir. Psikolojide bu duruma filofobi denir. Duygusal ilişkiler mutluluk, sevinç gibi olumlu duygular yaratması gerekirken, bu kişilerde yoğun kaygı ve korku yaratır. O yüzden sürekli bir kaçınma halindelerdir. Bu durumun sebebi başından geçen olumsuz bir ilişki deneyimi olabileceği gibi daha eskiye dayalı çocukluk travmaları da olabilir. Kişi bilinçdışında reddedilmekten, terk edilmekten, dilediği yoğunlukta sevilmemekten o denli korkar ki aşktan adeta kaçar.

Peki, karşılıklı bir aşk nasıl bir değişim getirir?

Aşkın ilk evresindeki heyecanı atlatıp aşkımızın karşılıklı olduğunu anladıktan sonra bir ilişkiye başladığımızı düşünelim. İlk zamanlar buluşmalardan önce kalp çarpıntılarımız, el titremelerimiz devam etse de zamanla bu durum son bulur, çünkü artık beynimiz ilk zamanlar salgıladığı kadar dopamin, adrenalin ve noradrenalin salgılamaz, onun yerine sevgi ve bağlılığın hormonu olarak da bilinen oksitosin salgılamaya başlar. Bu hormon sayesinde çiftler birbirlerine karşı daha sakin ama daha bağlı bir sevgi hissetmeye başlarlar. Zaman içinde sağlam temelleri oluşan sağlıklı bir ilişkide, sevmek ve sevilmek kişiyi mutlu ve tamamlanmış hissettirir. Hayatın güzelliklerini paylaşıp, zorluklarını birisiyle beraber göğüsleme fikri onu daha güçlü ve motive kılar. Birçok kişinin kaçtığı yalnızlık hissi ise ortadan kaybolur.

Aşkta duygusal anlamda eşitlik var mıdır?

Aşkta kadının duyguları mı yoğundur, yoksa erkeğin mi sorusunun cevabı çok değişkendir. Toplumumuzda kadınlar her zaman duygularının daha farkında ve onları göstermede daha rahat olduklarından daha çok seviyor gibi görünebilir ama gerçek durum böyle olmak zorunda değil. “Erkek dediğin ağlamaz” lafı, toplumumuzda erkeklerin duygularını bastırması yönünde ne kadar baskı altında olduğunun en iyi örneklerinden birisi. Çocukluğundan beri kalbini, duygusunu dinlemeyip onların sesini duymamak için kendine başka meşgaleler bulan erkeğin, evlendiğinde ya da bir ilişkideyken karşısındaki kadının tartışma esnasında neden ağlıyor olduğunu anlamıyor olması da gayet anlaşılabilir. Kadın ve erkeğin sevgisi eşit olsa da bunları kendi içlerinde yaşama şekillerinin farklı olduğu kesindir.

Sürekli Âşık Olmak

Âşık olma halinin bizde yarattığı etki hipnotize edicidir. Psikiyatr J. D. Nasio, durmadan yeni birilerine âşık olan kişilerin gerçek hayalperestler olduğunu ve bu kişilerin hayal dünyalarında yaşamaktan memnun olduklarını belirtiyor. İçinde yaşadıkları illüzyona sırtlarını dayamak, korkutucu buldukları gerçeklerden bir kaçış yöntemi aslında. Nasio, bu kişilerin çoğunlukla aktif ve güçlü sosyal ilişkilere sahip olduklarının altını çiziyor. Aşkın serap etkisiyle verdiği coşku sayesinde, günlük hayatın sebep olduğu baskı ve diğer etkilerden kaçabiliyorlar.

Sürekli âşık olanların üç duygu durumu:

  1. Aşka Âşık Olmak

Âşık olma halinin bu kişilerin gözünü kör etmesinin yanı sıra gerçek dünya ile düştüğü çelişki de söz konusu. İşte bu yüzden bu “âşıklar” bu kadar çok hayal kırıklığı yaşıyorlar. Çünkü âşık oldukları ya da âşık olduklarını sandıkları kişinin hayallerinde idealleştirdikleri gibi olmadığı er ya da geç ortaya çıkıyor. Ancak bu olumsuz deneyimlere ve seri halinde yaşadıkları hayal kırıklıklarına rağmen, ders almıyorlar ve her şeye yeniden aynı şekilde başlıyorlar. J. D. Nasio’ya göre, bu hayal kırıklığı onların aşka âşık olmasından ve duyguları abartılı bir şekilde yaşamayı sevmelerinden kaynaklanıyor. Psikanalist Jean Jacques Moscovitz ise bu davranışları sergileyenlerin istikrarsız kişilikleri olduğunu ve bilinçdışında aşk ilişkisinde yönetici olma arzusu beslediklerini söylüyor. “Bu tip kişiler dünyaya tutku ve aşk tanrısı olduklarını kanıtlama çabasındadırlar ama aslında tam tersidir. Devamlı birilerine âşık olmak, gerçek aşkı tanımayı, aşkı derinlemesine ve uzun soluklu yaşamayı reddetmektir.”

2. Bir eksiği doldurma çabası

Psikolog Jacques Cosnier, bu kişilerin sevilmeye muhtaç olduğunu ve bunun sebebinin kişilerin şahsi hikâyelerinde ve duygusal gelişimlerinde aranması gerektiğini vurguluyor. Zira hepimizin hayat hikâyemizi belirleyen ihtiyaçları arasında bağlanma ihtiyacı da bulunuyor. Bu ihtiyaç, bizi hem arkadaş, hem iş çevremizde hem de ailemizin içinde tüm gelişimimiz boyunca duygusal destekler bulmaya yönlendiriyor. Cosnier, “Herkese âşık olan kişilerin ortak yönü, eksiklikler yaşamalarıdır” diyor. Bu duygusal yetersizlik, bu tip kişileri aşkla eksikliği kapatmaya yönlendiriyor. Onlar içlerinde yaşadıkları eksikliği kapatacak çözümü partnerlerinde arıyorlar. Sonuç olarak, kendilerini duygusal anlamda bağımlı bir halde buluyorlar. Kurmaya çalıştıkları denge de, yaşadıkları veya yaşadıklarını sandıkları aşk hissi kadar illüzyondan ibaret oluyor. Çünkü bu bağımlılık hali gerçek mutluluğu tatmalarını engelliyor ve onları daha da depresif yapıyor. Partnerleri hayatlarından çıktığında ise geriye yine koca bir boşluk kalıyor.

3. Ayrılmayı reddediyorlar

Psikanalist Jean Jacques Moscovitz’e göre, bu kişilerin partnerlerinden ayrılmayı reddetmesi ödipus kompleksinin onlarda yarattığı tatminsizliği reddetmelerinden ileri geliyor. Üstelik bu davranış şekli ödipus kompleksinin beslenmesine ve kısırdöngü içinde devam etmesine sebep oluyor. Bu kişiler cinsiyetlerin ayrışmasını, şahısların özel alanlarına saygı duymayı ve şahısların birbirlerinden farklılaştığını kabul edemiyorlar. Moscovitz, bu kişilerin bir bebek gibi ödipus öncesi dönemde takılı kaldıklarını ve bu yüzden âşık oldukları kişileri idealize ettiklerini, gerçek hallerini göremediklerini söylüyor. Bir peri masalını andıran anne-bebek ilişkisini yetişkin olduklarında bile sonsuz kez kafalarının içinde yaşıyorlar. “Yani aslında annelerine hissettikleri aşkı büyüdüklerinde başkalarıyla yaşamaya çalışıyorlar.” Psikanalist Daniel Sibony tam da bu noktada, “Bu kişilerde bilinçdışındaki fantezinin yönlendirdiği bir davranış söz konusudur. Hikâyelerinde asıl âşık oldukları kişi anneleridir” diyor.

 

 

Önceki Yazılar

ARKADAŞ ÇEVRENİZ SAĞLIĞINIZI ETKİLEYEBİLİR

Sonraki Yazılar

BİBLİYOTERAPİ: RUHUNUZU BESLEYECEK KİTAPLAR