annemizi sevmek zorunda mıyız

ANNEMİZİ SEVMEK ZORUNDA MIYIZ?

Gerçekten de annemizi sevmeyebiliyoruz. Ama bunu itiraf etmek çok zor. Çünkü anneliği kutsal, annelerimizi dokunulmaz olarak görüyoruz. O yüzden, “annemi sevmiyorum” demek adeta bir tabuyu yıkmak gibi. İki arada bir derede bocalıyoruz.

Annemi sevmiyorum”; bunu çok azımız söyleyebiliriz. Bu kelimeler çok güçlü ve hâlâ bir tabu. “Annem ve ben kibar bir şekilde görüşüyoruz, görünüşte normal bir ilişkimiz var” diyor 35 yaşındaki Belgesel Yapımcısı Dilara. “Ancak çok nitelikli bir ilişkimiz yok.” 37 yaşındaki Adnan ise sıkılgan bir şekilde annesiyle samimi ancak tahammülsüz bir ilişkileri                                             
olduğunu anlatıyor. Sosyolog Christine Castelain-Meunier, tüm toplumlarda annelerin kutsal kabul edildiğini söylüyor. “Ailelerin parçalanmasıyla birlikte ebeveyn ve cinsiyet kimliklerinde değişiklikler meydana geliyor, dönüm noktası olmaya başlayan bir dönemde yaşıyoruz” diye ekliyor. Birçok değişiklik yaşarken, bilindik ve sağlam şeylere yöneliyoruz. Geleneksel anne imajı da daha dokunulmaz bir hale geliyor. Psikanalist Alain Braconnier, “Annenizin kötü olduğunu söylemek yıkıcı bir şeydir. Bilinçdışında size hayat veren kişi sizin hayatınızı alacak kişi de olabilir” diye açıklıyor. Adını mitolojide intikam için çocuklarını öldüren Medea’dan alan bu duruma Medea kompleksi deniyor.

Bununla birlikte Psikoterapist Alain Braconnier birçok masalda zalim kişinin genellikle üvey anne olduğunun altını çiziyor. Bir başka değişle masallarda kin yer değiştiriyor. “Kendi annemize yönelik olumsuz duyguları göstermenin ne kadar zor olduğunu ama bu duyguların da var olduğunu kanıtlar bize bu masallar.”

Simbiyotik ilişki

Uzman Klinik Psikolog Romina Kuyumcuoğlu’na göre bir çocuğun annesini sevme duygusunu geliştirebilmesi için önce o sevgiyi alması gerekir.

Kuyumcuoğlu bu konuyla ilgili, “Bir kişi annesini sevmiyorsa, içinde annesine karşı bir kızgınlık ve büyük bir öfke var demektir. Hiçbir insan sebepsiz yere annesini sevmeme haline gelmez” diyor. Psikolog Danielle Rapoport ise, “Çocuk çok küçükken, anne onun için ideal biridir. Tüm ihtiyaçlarını karşılar. Ne zaman ki çocuk annesinin mükemmel olmadığını keşfeder, o zaman büyük bir şok olur onun için. İlişki ne kadar kötüyse etkisi de o kadar şiddetli olur” diye yorumluyor.

Kuyumcuoğlu, “Annenin çocuğa bakım veriş biçimi ve çocuğun ihtiyaçlarını karşılama şekli, çocuğun annesine karşı duygularının temelini oluşturur” diyor. “Bu durum, kişide anneye karşı; bağlılık, güvende hissetme ve çok büyük bir sevgi şeklinde görülebileceği gibi, aksi durumlarda yani çocuğa kötü bakım verildiğinde veya ihtiyaçları giderilmediğinde öfke, kızgınlık ve bağımsızlık isteği şeklinde görülür.”

Hepimizin annesine karşı sinirli bir anı olmuştur. Ya bir isteğimizi gerçekleştirmemiştir ya da bizi hayal kırıklığına uğratacak bir şey yapmıştır. Kendi kendimize “Ondan nefret ediyorum” dediğimiz olmuştur. Alain Braconnier, bu düşmanca çıkışın çocuğun gelişiminin bir parçası olduğunu söylüyor. “Eğer bu durum zamanında gerçekleşiyorsa uygundur, ancak narsist, depresif veya terkedilme kaygısı olan annelerin çocuklarında bu zamana yayılan bir sorun oluyor.”

Simbiyotik ilişkide duyguların şiddeti kaynaşmanın yoğunluğu ile orantılıdır. Tek çocuklar veya sadece annesi tarafından büyütülmüş çocuklar diğerlerine göre annelerini sevmediklerini kabul etme konusunda daha çok zorlanırlar. 30 yaşındaki gazeteci Tuna da bu durumu yaşayanlardan biri. Tuna şöyle anlatıyor: “Onun yaşama sebebiydim, çok özel bir yerim olduğu kesindi. Ama benim için bunu taşımak çok zordu. Onu birileri ile tanıştırmam sorun oluyordu. Kız arkadaşımla tanıştırmam imkânsızdı. Adeta zorlu bir yarış gibiydi. Artık onunla yaşamıyorum. Yakınlarda bir yerde oturuyorum ama bugünlerde ilişkimiz daha kuvvetli. Bu mesafede kendimi daha özgür hissediyorum.”

Anneleriyle ilişkilerini kesebilenlerin sayısıysa çok az. Onu anlıyormuş gibi yapıp, onun için özürler buluyorlar: Zorlu bir çocukluk geçirmiş, çevresinde çok sorun varmış, kocası yanında değilmiş… Hepsi “öyleymiş gibi” yapıyorlar. Eğer her şey yolunda gittiyse, bu konuda geri dönüşü olmayan bir çatışmaya girmemek için yüzleşmiyorlar. Neye mal olursa olsun ilişkiye devam ediyorlar. “Annemle sanki bir ödevi yapıyormuş gibi görüşüyorum, biliyorum beni seviyor, kötü olsun istemem” diyor 26 yaşındaki Aliye.

Annelik borcu

Sosyologlar ve psikologlar annemize karşı hissettiğimiz borcun altında yatan nedenleri ve sonuçlarını inceliyor. Bu his tüm hayatımız boyunca devam edecek olan suçluluk duygusu ve bize verilenlerin bizi zincirlemesi olarak tanımlanabilir. İçimizdeki umut bir şeylerin eninde sonunda değişeceğine inanır. Okuyucularımızdan 29 yaşındaki Dilara, “Mantıklı tarafım bir parçamın hiçbir zaman değişemeyeceğini düşünürdü ama bir diğer parçam her şeyin bir gün değişeceğine inanıyor” diyor.

40 yaşındaki Neşe doğum esnasında bebeğini kaybetmiş. Bunu şöyle anlatıyor: “Anneme göre bebeği hiç görmediğim için bu kayıp pek de önemli değildi. Bundan sonra bende korkunç bir uykusuzluk başladı. Ta ki psikoloğumun annemi sevmediğimi ve bunun kötü bir şey olmadığını anlamamı sağlayana kadar.” Annemizi sevmemeye hakkımız var ama buna cüret edemiyoruz.

“Anneyi sevmemek suçluluk hissettiren bir duygu. Bu yüzden ifadesi bile zordur. Çünkü normal koşullarda doğumdan itibaren annemiz ile güçlü bir sevgi bağı oluşur” diyor Romina Kuyumcuoğlu. “Kişi annesini sevmek ister! Koşullar ve olumsuz geçmiş deneyimler nedeniyle bu istek yanıt bulamaz ise doğal akış bozulmuş olur. Bunun olmaması kişide eksiklik duygusuna neden olur.”

Alain Braconnier ise bu durumla ilgili olarak, “Hepimiz iyi ebeveyn hasreti çekeriz. Hiçbir zaman istediğimiz gibi sevildiğimizi düşünmeyiz. Hikâye acı verici olduğu zaman durum daha karmaşıktır. Annemiz bizi çok sevdiğinde veya yeterince sevmediğinde onu terk edemeyiz” diyor.

İngiliz Pediatrist ve Psikanalist Donald Winnicott’ın “yeterince iyi anne” ifadesindeki anne, bizlere serinkanlılıkla yetişkinliği sağlayan kişidir. Bu ifadedeki anne; arzularımızı sağlayan, hayatın yaşamaya değer olduğunu gösteren, bazen bizi sinirlendiren ama bize otonomimizi kazandıran kişidir. 

Onun gibi olma korkusu

Zeynep ve Merve anne oldukları zaman, kendi anneleriyle olan ilişkilerini çocukları için devam ettirmişler. İyi birer anne olamamış olabilirler ama iyi birer anneanne olabilir diye düşünmüşler. İlk çocuğunun doğumu ile birlikte Zeynep, babasının onun küçüklüğünde çektiği videoları izlemiş. Videolarda annesinin güler yüzlü bir kadın olduğunu ve el bebek gül bebek yetiştirilen bir küçük kız olduğunu görmüş. Zeynep, “O videoları izleyince, ergenliğimle birlikte annemin değiştiğini ama öncesinde bana sahip olduğu için mutlu olduğunu gördüm. Bu sebeple çocuk sahibi olduğum ilk yıllarda iyi bir anneydim, ancak daha sonra çocuklarıma sinirlendiğimi fark ettikçe allak bullak oldum ve onun neler yaşadığını daha iyi anladım” diyerek deneyimini anlatıyor.

Zeynep gibi Merve de annesini anne modeli olarak almamış. “Uzun bir telefon görüşmesinin ardından kızım bana, ‘Seninle konuşmak güzeldi’ dedi. Telefonu kapattım ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Çocuklarımla güzel bir ilişki kurduğum ve hiçbir zaman sahip olamadığım bir şeyi gerçekleştirdiğim için kendimle gurur duydum” diyor Merve.

Romina Kuyumcuoğlu, annesiyle iyi geçinemeyen kadınların anne olduklarında neler yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Annelerimizden bazen ne yapmamız gerektiğini bazen de ne yapmamamız gerektiğini öğreniriz. Ne yapmaması gerektiğini öğrenen kişi anne olduğunda, çocuğuna karşı daha duyarlı olup, daha iyi empati kurup hatalı davranışlarda bulunmamak konusunda daha bilinçli olabilir. Kişinin annelik biçimi kendisini iyileştirmesini de kolaylaştırabilir. Çocukken alamadıklarını çocuğuna vermesi kişinin ruhunu iyileştirebilir. Ancak kişinin travmaları çoksa, çocuk sahibi olmadan geçmiş yaşam zorlanmalarını bir uzmanla konuşması faydalı olabilir.”

Nöropsikiyatrist Boris Cyrulnik’e göre “başa çıkabilme becerileri”, Danielle Rapoport’a göreyse “iyi davranma zanaatkârlığı” adları altında değerlendirildiğinde, anne sevgisinin eksikliğini hisseden kadınların çocuk sahibi olma arzusu, sevme ve sevilme istekleri ile başa çıkabilme becerilerini kısmen telafi ediyor.    

Kayıtsızlığın peşinde

Eğer ilişki çok acı vericiyse mesafe koymak gerekiyor. Yara almış çocuklar kayıtsızlaşmaya çalışıyor. Alain Bracconier bunu şöyle açıklıyor: “Bu durum çocuğu duygusallığa karşı koruyor. Ancak çocuk kırılganlaşıyor ve annesinden gelecek herhangi bir hareket bile kırılmasına sebep olabiliyor.”

41 yaşındaki Aslı, “Kendimi annemden koruyorum. Ondan uzakta yaşıyorum. Onu gördüğüm zaman sinirleniyorum. Kayıtsız kalamıyorum” diye açıklıyor.

Merve, kendisinin kurduğu düzenden bahsediyor:

“İpleri koparmaktan daha iyi bir yöntem bu. Olabildiğince az görüyorum onu, mecburi olarak görüşüyorum ve zevk almıyorum.” Bizi yetiştiren kişiyi sevmemeyi öne sürmek çok zor ve acı verici ancak mümkün. “İlgisizlik, aşılacak duygusal bir yetersizlik, teselli edilebilir bir nefret” diyor Danielle Rapoport.

Duygular ve suçluluk arasında bir ayrım yaptığımız zaman başlangıç noktasına geliyoruz; mesafe koymaya, kendi yolunu çizmeye varıyoruz ve “Annemi sevmiyorum” diyebiliyoruz. Yetişkin olmak, bizi engelleyen şeylerden bağını koparmaktır. Ancak bu uzun bir yol…

Anne çocuk bağlanması nasıl olur?

Bu ilişkinin neden bazen çok kötü veya yetersiz olabildiğini Çocuk-Genç ve Erişkin Psikiyatristi Prof. Dr. Bengi Semerci anlatıyor.

Bağlanma, bebeklerin doğum sonrasında kendisine sürekli ve düzenli bakım veren kişiye olumlu tepkiler vermesi, onunla zamanını geçirmek istemesi, korku ya da benzer duygular hissettiği zaman o kişi ile rahatlaması şeklinde oluşan, duygu ve davranışları kapsayan sürece denir. İlk aylarda bebek için kendinden başka kimse yoktur. Bu süreçte annenin doğum öncesi beklentileri, duygusal hazırlığı, doğum sonrası bebekle tensel teması, duygu paylaşımı etkili olur. Anneyle kurduğu ilişki sonrası üçüncü aya doğru, anne bebek için ayrı bir varlık olarak belirmeye başlar. Bebek anneyi ayırt etmeye, geldiği zaman ona gülmeye, sevinç göstermeye başlar. Bu sırada annenin duygularını bebekler bir ayna gibi yansıtırlar. Yani anne mutsuzsa mutsuz, anne neşeliyse neşeli olurlar. Gittikçe bu duyguları kendi duygularından ayırt ederek bireyselleşir ve kendini anneden ayrı bir varlık olarak görmeye başlar. Bu sürece bağlanma süreci denir. Güvenli bağlanma önemlidir. Bağlanma sürecini sağlıklı geçiremeyen bebeklerde hem bebekken hem de daha sonraki dönemlerde ruhsal sorunlar ortaya çıkar. Bebek büyüdükçe, fiziksel olarak anneye bağımlılığı azalır. Bağlanma güvensiz, kaygılı olabilir. En önemli neden anne yoksunluğudur. Bağlanma yapacak bir bakım veren olmadığı zaman olur. Ayrıca annenin duygularını sağlıklı gösterebilmesini engelleyen depresyon, kaygı, psikoz gibi psikiyatrik sorunlar önemli rol oynar. Şiddet, istismar olan aile ortamı, anne-baba olmaya hazır olmayan ebeveynler, sağlıksız ve yetersiz bakım bağlanma sorunları yaratır. Bağlanma; sevgi ve yakınlık ilişkilerinin kurulabilmesinde öncelik taşır. İleri yaşlarda kişinin başkaları ile kuracağı ilişkileri etkiler.

Bağlanma ve kurulan anne-bebek ilişkisi bebeğin beyin gelişimi için de önemlidir. Aynı şekilde babada olan psikopatolojiler (alkolizm, şiddet vb.) bağlanmayı etkiler. Ama bağlanma sadece gelişimin bir boyutudur. Sağlıksız, güvensiz bağlanma ileri dönemlerde birçok ilişki sorununa ve psikiyatrik soruna yol açabileceği gibi, her zaman ciddi bir sorun yaratacak demek değildir.

Etiketler:
Önceki Yazılar

DİVAN: SCARLETT JOHANSSON

Sonraki Yazılar

HERKESİN BENİ SEVMESİNİ İSTİYORUM

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir