anneleri-suclamak-dogru-mu

ANNELERİ SUÇLAMAK DOĞRU MU?

 

 

Annelik içgüdüsü, anne farkında olmadan devreye giriyor. Psikanalist Katia Denard’a göre bu içgüdü genelde, hakiki ve çok güçlü bir sevgiyle ortaya çıkıyor. Danışanlarından birini örnek olarak gösteriyor: “Kendini tamamen kızına adamış bir kadındı ve tutkulu sevgisinin etkisi altındaydı. Bu yüzden, çocuğuna verdiği zararın farkında değildi.” Bu durumda anneyi suçlamak, onu etkisi altına alan bu tutkuyu hesaba katmamak anlamına geliyor. Ve daha önemlisi, bizim hayatta temas ettiğimiz ilk kişi olan annemizin sahip olduğu hayat şartlarını da hesaba katmayı unutuyoruz. “Burada annenin sadece şahsi geçmişinden değil, ailesinden, eşinden, işinden, toplumun onun üzerinde yarattığı etkiden de bahsediyoruz.” 44 yaşındaki Sinan annesini anksiyete yaşamasına sebep olmakla suçluyor. Çünkü ona göre annesi her şeyden korkuyordu; çocukluğuyla ilgili hatırlayabildiği en canlı hatırası, ne zaman evden uzaklaşsa, annesinin korku dolu yüz ifadesiydi. Annesinin eşi tarafından çocuğun sorumluluğuyla tek başına bırakıldığını Sinan’ın anlaması ancak baba olduktan sonra mümkün olabildi. Annesinin tek başına çocuk büyütmenin zorluklarıyla mücadele ettiğini gördü. Brigitte Allain-Dupré’ye göre, annelerin hatalarından veya sorumluluklarından bahsetmek vakit kaybı, çünkü annemizin bizi sinirlendiren hareketleri çoğu zaman sebep değil, bazı dış etkenlerin sonucudur. Öte yandan, vaka olarak nitelendirilen anneler de elbette bulunuyor, bunlar çocuklarına kötü davranan ve ihmal eden anneler. Peki, babalarda hiç mi kusur yok? Annenin davranışlarını anlamak için biraz da onun hayat şartlarına bakmak gerekmez mi? Acaba doğumdan sonra yardım aldı mı? Eşi destek oldu mu? Tarihçi Yvonne Knibiehler, annelerin hatası olarak değerlendirdiğimiz durumun toplumun ve yakın çevrenin hatası olduğunu söylüyor. Eğer toplum yeni anneye kötü davranıyorsa, annelerin de hata yapmaktan başka seçeneği kalmıyor. Zira sistemi sorgulamak ve değiştirmektense toplumun yarısına yani kadınlara yüklenmek herkesin işine geliyor.

39 yaşındaki Hilal şöyle anlatıyor: “Anneme katlanamıyordum! Çünkü özel hayatımda yaşadığım sorunların tek sorumlusu annemdi. Başka bir sebep gelmiyordu aklıma!” Psikanalist Virginie Megglé’ye göre, bir sorunumuz olduğunda önce annemizi sorumlu tutarız, çünkü sebebi kendimiz dışında bir yerde ararız. Hayatımız annemizle başlıyor, evet, ama çıkış noktası yani başlangıç her şeyin sebebi olacak diye bir şey yok. Bu iki kavramın birbirine karışmasının arkasında, annesine bağımlı kalmak isteyen çocuğu bilinçdışımızda yaşatma çabamız yatıyor. Gerçek bir yetişkine dönüşmek ve “kordonu kesmek” yerine bu çocuğu yaşatmayı tercih ediyoruz. Megglé, “İyileşmek uğruna kendimizi kesin ve apaçık ‘bir suçlu’ arayışına sokuyoruz; bu da bizi olayları basite indirgemeye sürüklüyor” diyor. “Hata eşittir anne” diyerek kestirip atıyoruz. Bu eşleştirme bizi büyük yanılgıya sokuyor; psikolog ve psikanalist Michael Stora’ya göre, aynı anda hem annemizi olumsuz bir imaja sokuyoruz hem de böyle düşünmekten suçluluk duyuyoruz, çünkü kordonu kesemiyoruz. Annemizle olan ilişkimizi etkileyen bu çelişki işte bu yanılgıdan kaynaklanıyor.

Michael Stora aynı zamanda, anneleri “baştan aşağı hatalı” olarak görmemizin nedeninin, onların narsisist hareketlerinden de kaynaklanabileceğini belirtiyor. “Eğer anne çocuğunu kendisinin bir uzantısı, çabalarının karşılığı veya ideallerini gerçekleştireceği araç olarak görürse, çocuğa olması gerekenden çok daha fazla sorumluluk yükler ve çocuk zamanla kendini yetersiz hisseder. Üstelik bu, annenin de gereğinden fazla sorumluluk alması anlamına gelir ve bu büyük sorumluluktan çocuğunu sorumlu tutmaya başlar. Bu da tamamen sağlıksız bir ilişkiye sebep olur.” Çocuk da yıllar içinde başaramadığı, yetemediği her şeyden dolayı annesine öfke duymaya başlar. Stora’ya göre, bu tip ebeveynlerde görülen narsisizm dünya savaşlarının bir sonucu. Zira 1945 sonrası barış ortamının verdiği refahla dünyada yaşanan “bebek patlaması” döneminde, anne-babalar ideal çocuk yetiştirme takıntısı edindiler ve çocuklarından çok şey beklemeye başladılar. Bu narsisist haller savaş neslinin kendi yaralarını sarmak için geliştirdiği bir çeşit savunma mekanizmasıydı. Bu teori aynı zamanda, bebek ile annenin ruh sağlığının birbirine bağlı olduğu ve aralarında karşılıklı çok büyük bir sevgi bulunduğu tezini de kapsıyordu.

İşte bu tezden yola çıkılarak 1970’li yıllardan itibaren, Brigitte Allain-Dupré’nin “anne eğitimi akımı” diye andığı bir çalışma başlatıldı. Bu eğitimin amacı başlarda gayet iyi görünüyordu: Annelere psikolojik destek verilecek ve yalnız olmadıklarını hissetmeleri sağlanacaktı. Şahsi tecrübelerinden yola çıkarak annelerin ruh sağlığını korumaları ve çocuklarını doğru yetiştirmeleri için bir eğitim programı hazırlayan psikanalist Françoise Dolto’nun adını taşıyan ve “Dolto nesli” olarak tanımlanan bu anneler eğitime tabi tutuldu. Ancak, yanlış aktarılan ve yanlış algılanan bu tavsiyeler “kusursuz anne” modeli yaratmaya başladı ve anneler üzerinde olumsuz sonuçlar yarattı, çünkü kendilerini daha da yetersiz görmeye başladılar. Eğitimin amacı anneleri tasarlamakmış gibi bir izlenim oluştu. Psikiyatr Donald Winnicott’un deyimiyle “yeterince iyi anne” diye bir anne modeli sanki varmış gibi. Ancak Brigitte AllainDupré’nin de dediği gibi, son yıllardaki çalışmalar gösteriyor ki farklı tipte anneler kendi çocuklarıyla gayet güçlü bağlar kurabiliyorlar.

 

 

Önceki Yazılar

ROBOTLAR YAYGINLAŞIRSA NE OLUR?

Sonraki Yazılar

ÇOCUKLARA KİTAP OKUMANIN ÖNEMİ