40-yas-sendromu-2

40 Yaş Sendromu

Evet, zaman su gibi akıp geçiyor. Ömrümüzün yarısının çoktan geçip gittiğini fark ettiğimiz bu yaşta hayatımızın bir bilançosunu çıkarma ihtiyacı duyarız. Bu sorgulama süreci zorlu olabilir, ama aslında çoğu zaman yararımızadır. Gelin, 40 yaş sendromunu kadınların ve erkeklerin nasıl yaşadığını yakından keşfedelim.

Küçük oğlunuzun sizi teniste yendiği veya yolda yürürken bütün dikkatleri üstünüzde toplayan kişinin siz değil de ergen kızınız olduğunu fark ettiğiniz ve “Gençliğim geride kaldı” diye düşündüğünüz o ilk an geldi çattı. Kalp krizi, işten atılma, boşanma, ebeveynin vefat etmesi gibi size gençliğinizin artık sona erdiğini zalimce gösteren dramatik bir olay yaşamamışsanız bile 40-50’li yaşlara gelindiğinde birçok rahatsız edici unsur kendini göstermeye başlar ve bu, derin bir kendini sorgulama sürecini beraberinde getirir. Bu süreç bazen zorlayıcı olur ama genelde faydalıdır. Ya şimdi ya hiç! “Bu yaş grubundaki kişilerin %80’i orta yaş krizinden etkilenir” diyor seksolog Gilbert Tordjman. Hayatın bu dönüm noktasında yaşananlara genel olarak “orta yaş krizi” deniyor; yani hayatın yarısına gelindiğinde yaşanan bir sendrom söz konusu. Bu, basit, geçici bir dönem olarak da görülebilir, kalıcı psikolojik sorunlara da neden olabilir. Amerikalı araştırmacılar krizin 37’den 48 yaşa kadar sürebileceğini söylüyor; yani gittikçe daha erken yaşta ortaya çıkıyor ve daha uzun sürüyor.

Peki, erken yaşlarda görülen krizlerden bu orta yaş krizini ayıran özellikler nelerdir? Psikiyatr Dr. François Lelord şöyle yanıtlıyor: “Çok basit olarak, ya şimdi ya hiç fikri ağır basıyor.” Artık geri sayım başlamıştır ve insanlar daha da geç olmadan harekete geçme zorunluluğu hissederler. Bu krizin sonuçları çoğu zaman şaşırtıcı olur. Pek maceralı bir geçmişi olmayan bir erkek 50’lilerine geldiğinde çok yüksek cinsel arzu duyabilir, herkesin evliliğine özendiği bir kadın, genç bir erkeğin güzel gözlerine tutulup yuvasını bırakabilir ya da menopoz öncesi son bir çocuk doğurmak isteyebilir.

Anlamdan anlamsızlığa veya tam tersi

“O dönemde genç bir öğrencim vardı, güzel ve akıllıydı. Çok âşık oldum, neredeyse karımı ve çocuklarımı terk edecektim.” Birçok erkek yaşlılık dönemine girmeden önceki son virajda, sonsuza dek gizli kalacak şekilde, tutkulu bir girdaba sürüklendikleri bu dürtüyü deneyimleyebilir. Tabii bunun tersi de mümkün. Hayatını zevk peşinde geçiren ve kısa süreli ilişkilerinden vazgeçemeyen Cüneyt 50 yaşındayken hayatı keşfettiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Benden daha güçlü bir şeyle karşı karşıya gelmiştim. Bir kızı tavlamak istedim ama o beni reddetti. Ergenlik çağımdan beri bir manasızlığın içinde yaşıyordum, artık hayatıma bir anlam kazandırmalıydım.” Bugün o evli ve bir aile babası. “Bazıları benim hovarda bir ihtiyar olduğumu düşünebilir, ama umurumda değil. Ben egomdan vazgeçtim. Mutlu bir hayatım var.” Bir erkek için 40 yaş dönüm noktasıdır. Hem iş hayatının hem de fiziki ve maddi gücünün zirvesindedir. Her şey yolundadır, ta ki kendine sorular sormaya başlayana kadar. Ve mutlaka bir olay bu soruları tetikler.

Erkekler birer varoluşçuya dönüşür

39 yaşındaki Barış, “İki işte birden çalışıyordum ve bu harikaydı. İkincisini bir anda kaybettim. Eskiden olsa kendime şöyle derdim: ‘Önemli değil, yeniden ayağa kalkarız.’ Şimdiyse belki yaşımdan kaynaklanıyor ama düşüncelerim ciddileşmeye başladı. Belki de bu kriz beni hayat tarzım üzerinde düşünmeye, artık saldırgan olmamaya ve gerçek soruları yok saymamaya itti. Bugün eski dengemin sağlam olup olmadığını kendime soruyorum. İyi hissetmek için gerçekten iki işe ihtiyacım var mıydı?” diyor. Kendini bulmaya çalışan Barış, “Silkelendim ve kendime geldim” diyor. İşte bu yüzden kendisi hakkında daha olumlu bir anlayış geliştirme yolunu seçti. Erkeklerde genelde hayatı sorgulamayı tetikleyen şeyler iş hayatındaki zorluklar, işten atılma korkusu, emeklilik hayatının yaklaşması veya beliren sağlık sorunları oluyor. Genellikle 20’li yaşlarında ideal olarak benimsedikleri şeyler, 40’lı yaşlarında geçerliliğini yitiriyor ve bunları güncellemek gerekebiliyor. 40-50 yaşları arasındaki bir erkek, iki neslin ortasındaki yol ayrımında buluyor kendini; artık bakımlarını üstlenmek zorunda olmadığı çocuklarıyla sorumluluk duymaya başladığı ebeveynleri arasında. Psikiyatr Carl Jung şöyle der: “Hayatın öğle vakti, erkeklerin tüm güçleri ve istekleriyle iş hayatının zirvesinde oldukları andır ama aynı zamanda da alacakaranlığın bastırmaya başladığı dönemdir.” Ebeveynin veya bir arkadaşın vefatı ya da kalp krizi geçirmesiyle ölüm gerçeği insanın hayatına giriş yapar. Gilbert Tordjman’a göre tam da bu yüzden bu dönem erkeklerin varoluşçu sorgulamalar yaptığı dönemdir.

Kadınlar boş ev sendromu yaşıyor

Peki ya kadınlar ne yaşıyor? 50’li yaşların şafağında birçok kadın o yaşa kadar benimsediği değerleri sorgular. François Lelord şöyle diyor: “Görev bilinciyle yaşamış ve varlığını hep başkalarına adamış bir kadın kendini sorgulamaya başlar. ‘Ben tüm bunlardan zevk alıyor muyum?’ diye düşünür.” Ne var ki kadınların erkeklere göre orta yaş krizinden daha az etkilendiğini görüyoruz. Aslına bakarsak, bu kriz kadınlarda ne hep aynı yaş aralığında ortaya çıkıyor ne de alışık olduğumuz sebeplerden kaynaklanıyor. 50 yaş bir kadın için çok “geçtir”. Artık doğurgan değildir ve kendini özdeşleştireceği modeller bulamaz. Psikiyatr Quentin Debray, “Siyasi ve ekonomik gücü 50-60 yaş arasındaki erkekler elinde tutuyor. Bir kadın için 50’li yaşlar verimsizlik ve yaşlanma anlamına geliyor” diyor.
Kendi iç dünyasında yaşayan kadınlar duygusal hayatlarına ve çocuklarına daha çok odaklanırlar. Bu yüzden de doğurganlığın kaybını daha acı dolu deneyimlerler. Çünkü genelde bunu kadınlığını kaybetmek olarak görürler ve bu dönem aynı zamanda çocukların evden ayrılmasına denk gelir. Bunu “boş ev sendromu” olarak tanımlayan ergenlik dönemi uzmanı profesör Alain Braconnier, “Çocuklarını bizzat büyütebilmek için iş hayatını bırakan kadınlar bir başlarına kalırlar ve depresyona girebilirler” diyor.

Hakiki “ebeveyn” krizi

Orta yaş krizi aynı zamanda bir “ebeveyn krizidir”. Braconnier şöyle diyor: “Cinsellik yaşayabilecek kadar büyümüş olan çocuğuyla karşı karşıya kalan ebeveyn bilinçdışında bir rekabet hissi geliştirir ve bu kendini kıskançlık veya çocuğun dikkatini üzerine çekme çabası olarak gösterir. Buna paralel olarak, çocuklar ebeveynlerinin onlara uygun gördüğü hayat tarzı ve umutları da reddederler, bu da hayatın ebeveynler üstünde yarattığı narsisistik yaralarla kendini gösterir.” 52 yaşındaki Tamer kendi deneyimini paylaşıyor: “Çocuklarımdan biri ABD’de yaşamak, diğeri de tıp eğitimi almak için evden ayrıldığında, aile şirketimizi onlara devredemeyeceğimi anladım. Bu yüzden, her şeyi bırakmanın eşiğinden döndüm. Üstelik eşim menopoza girmişti o dönemde ve çabuk öfkelenen birine dönüşmüştü. Toleransım giderek azalıyordu. Hayatımı düzene sokmak için boşanmayı bile düşündüm.”

 

 

Önceki Yazılar

İş ve Özel Hayat Dengesi Nasıl Sağlanır?

Sonraki Yazılar

Hayattaki Geçiş Dönemleri